Kur'an ve Sembolizm — Bölüm 1
1. Kur'an'ın Sembolik Dili
Bu düşünce platformunu şekillendiren temel ilkeler
Her yorum ve analiz, akıl ve mantık süzgecinden geçirilir. Dogmatik değil, rasyonel bir yaklaşım benimsenir.
Kavramlar, Arapça kök anlamları ve dilbilimsel bağlamlarıyla ele alınır. Yanlış çeviriler ve anlam kaymaları tespit edilir.
Ayetler, tek başına değil Kur'an'ın genel mesajı ve bağlamı içinde değerlendirilir.
Geleneksel yorumlar sorgulanır, alternatif perspektifler sunulur. Her okuyucu kendi sonucuna varmaya teşvik edilir.
1. Kur'an'ın Sembolik Dili
Bu belge, Kur'an'ın sembolik dili, mecazi ifadeleri, temel kavramları ve ayetlerin yorumlanma biçimlerine dair kapsamlı bir bilgi kaynağıdır. Kur'an mesajını anlama, sembolik dili çözümleme ve ayetleri hayatın gerçekliği içinde değerlendirme yaklaşımını temel alır.
Kur'an, mesajlarında son derece güçlü bir sembolik dil kullanır. Ayetler, zahiri (yüzeysel) anlamlarının ötesinde derin ve mecazi anlamlar taşır. Bu anlamlar incelenmeden ve doğru biçimde anlaşılmadan Kur'an mesajı tam olarak kavranamaz.
Tüm yazılı eserler — ilahi mesajlar, hikayeler, romanlar, destanlar, masallar — edebi sanatlardan yararlanır. Bunlar bir ifade üslubudur. Kur'an da bu sanatları yoğun biçimde kullanır.
Başlıca edebi sanat kavramları:
Temel ilke: Bu kavramların ne amaçla kullanıldığı, ne anlama işaret ettiği bilinmezse, mesajın veya yazılı metnin anlamı doğru biçimde kavranamaz. Her mecazın arkasında bir hakikat vardır. Bir ifadeye "Bu mecazdır" demek yeterli değildir; o mecazın hangi hakikati, hangi gerçekliği sembolize ettiğini de açıklamak gerekir.
"Resul'e düşen açık bir tebliğdir."
Belagat: Bir düşünce veya duygunun, doğru zamanda, doğru yerde, açık, net ve akıcı bir dille ifade edilmesidir.
Bu ayet, Peygamber'e vahyin sabit bir kalıpla değil, anlaşılır, açık ve duruma uygun biçimde aktarılması gerektiğini bildirir. Eğer vahiy sabit kelime ve ifadelerle gelseydi, Peygamber'e "Bunu açık ve net anlat" denmez, sadece "Sana verilen bilgiyi ilet" denirdi. Oysa ayet "belagat yoluyla anlat" demektedir. Bu da vahyin, Peygamber'in mantık ve kavrayışıyla anlaşıldığının bir göstergesidir ve ayetlerin gökten hazır biçimde inmediğine dair bir delil niteliği taşır.
Kur'an'da geçen pek çok kavram sembolik (mecazi) nitelik taşır. Bunlar:
Bu kavramların her biri mecazi olup, doğru biçimde açıklanması gerekir. Bu kavramlar doğru anlaşılmazsa, içinde geçtikleri ayetler de doğru anlaşılamaz. Örneğin melek kavramının neyi temsil ettiğini ve kapsamını bilmeden, meleklerden bahseden ayetleri gereği gibi değerlendirmek mümkün değildir.
Allah soyut bir kavramdır. Kur'an, soyut olanı insanlara somut değerler üzerinden anlatır. Bu nedenle Allah'a atfedilen "el," "işitme," "görme," "söz" gibi kavramlar mecazidir.
"Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir."
Allah'ın fiziksel bir eli yoktur. Burada "el" kavramı, güç ve kudret anlamını temsil eder.
"İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?"
Tasavvuf dünyasında "iki el" Celal ve Cemal sıfatlarına yorumlanmıştır. Ancak bu uydurma bir yorumdur. Aslında iki el (sağ ve sol) şu anlama gelir: İnsan, iyi ve kötüyü, başarı ve başarısızlığı içinde barındıran, seçimlerine göre sonuçlarla karşılaşan bir varlıktır.
"De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter."
Günlük hayatta sıkça kullanılan "Allah şahidim olsun" ifadesi aslında anlamsızdır. Allah kimseye şahitlik etmez. Bu ifade, anlamı güçlendirmek (te'kid) içindir. Allah'ın şahitliği, Kur'an mesajının ilkelerine uygun hareket etme taahhüdüyle ilgilidir. "Allah şahidim olsun" ifadesi terk edilmelidir. Allah, yalanlarınıza ortak yapılmamalıdır.
"Allah işitendir, bilendir."
İşitmek, bilmek, görmek insani niteliklerdir. Allah hakkında kullanılan bu kavramlar tamamen mecazidir. Eski alimlerin güzel bir ifadesi vardır: "Allah görür ama bizim gibi değil. Allah işitir ama bizim gibi değil. Allah'ın sözü vardır ama bizimki gibi değil." Bu doğrudur; çünkü Allah'ın görmesi, işitmesi ve söz söylemesi bizim anladığımız biçimde değildir. Bu ifadeler yalnızca O'nun kudretini hatırlatır.
Temel neden: Allah ancak insanın bildiği değerler üzerinden anlatılabilir. Kur'an bu yüzden bu örnekleri verir. Özellikle o dönemde başka türlü anlatmak neredeyse imkansızdır. Ancak bu anlatım tarzı, toplumda anlama açısından çeşitli tehlikeler yaratmış; çelişkili, hatta inkara yol açan sonuçlar doğurmuştur.
"Andolsun biz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır ama onlarla kavramazlar. Gözleri vardır ama onlarla görmezler. Kulakları vardır ama onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir."
"Cehennem için yaratılmış" ifadesi: Doğuştan cehenneme mahkum değillerdir; potansiyel olarak cehenneme aday olarak yaratılmışlardır.
Görmenin gerçek anlamı: Gözle mevcut olanı görmek yetmez. Bir olayı görmek ancak:
Bunları göremiyorsanız sadece var olanı görüyorsunuz demektir. Ondan bir anlam çıkarmıyorsunuz.
İşitmenin gerçek anlamı: Bir sesi duymak yetmez. O sesin anlamını, sonuçlarını, neye evrileceğini, o sözün neye gebe olduğunu, neyi doğuracağını bilmek gerekir.
Hissetmenin gerçek anlamı: Hissedilen şey çoğu zaman sadece mevcut bilgilerin zihne gelmesi, anıların canlanmasıdır. Gerçek anlamda hissetmek, duygu dünyasının hakiki biçimde uyanmasıdır.
Hayatın akışıyla doğrulama: Gördüğünüz ve tespit ettiğiniz şeylerden anlam çıkarabiliyorsanız ve hayatın akışı bunu doğruluyorsa, gerçekten görüyor, işitiyor ve hissediyorsunuz demektir.
Sürü psikolojisi: Toplumun büyük çoğunluğu sürü psikolojisiyle hareket eder. Kur'an bunları "hayvanlar gibi, hatta daha da aşağı" olarak nitelendirir. Öncelik, gözleri doğru kullanmayı, duyulanı doğru değerlendirmeyi ve hissedileni doğru değerlendirmeyi öğrenmektir. Aksi halde Kur'an'ın ifadesiyle kişi ölü ya da hayvanlardan aşağıdır.
"Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı. Taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi var ki yarılır da içinden su çıkar. Öylesi var ki Allah korkusundan yuvarlanır."
Bu tamamen sembolik bir ifadedir. Kalp taş değildir; bu mecazi bir anlatımdır. Ayet, taşların fiziksel özelliklerini değil, insan karakter tiplerini anlatmaktadır:
Temel ilke: Kur'an münhasıran ve yalnızca insana dayalıdır. İnsanı, insanın hayattaki duruşunu ve konumunu anlatmak için vardır. Başka bir şey yapmaz.
"İnkar edenlere gelince, ne malları ne de evlatları onlara Allah'a karşı bir fayda sağlayacaktır. Onlar ateşin yakıtıdırlar."
Başka bir ayette cehennem ateşinin yakıtı "cin ve insanlar" olarak belirtilir. Bu son derece sembolik bir ifadedir: İnsanlar hem cehennemde yanacak hem de cehennemin yakıtı mı olacak?
Bu ifadenin hakikati: İnsan kendi cehennemini kendi yaratır. Sürekli içinde döndüğü ateşin ta kendisidir. Bu, ölümden sonraki bir cehennemi değil, şunu anlatır: Eylemlerinizle, inançlarınızla, inkarınızla, duruşunuzla kendi cehenneminizi yaratırsınız ve o cehennemin yakıtı da sizsiniz. Çünkü dünyayı algılayışınız, hayatı kavrayışınız o cehennemi besler, alevini körükler.
"Erkek olsun kadın olsun, iman ederek salih amel işleyenler cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa uğramayacaklardır."
"Zerre" kavramı: Kur'an'da geçen "zerre" (atom) kelimesi, hurma meyvesinin üzerindeki en küçük siyah noktacıklara karşılık gelir. Kur'an hurma bitkisini örnek verir. Bu, en küçük iyiliğin bile kaybolmayacağını, en küçük kötülüğün de kaybolmayacağını, ilahi adalette kulun lehine olan en ufak noktanın bile değerlendirileceğini sembolize eder.
"Heva ve hevesini ilah edinen kişiyi gördün mü?"
Bu, "Canım ne isterse onu yaparım. Benim rabbim düşüncelerim, heveslerim, tercihlerim ve seçimlerimdir" diyen kişiyi tanımlar.
Deizm eleştirisi: Deistler tam olarak bu tanıma girer. Tüm deistleri bir araya getirseniz, üçünün beşinin bile ortak bir Rabb anlayışı yoktur. Ortak bir ilke, yol veya yöntem paylaşmazlar. Çünkü herkesin Rabbi kendi hevası, hevesi, tercihi ve bencilliğidir. Deizmin Kur'an'la yakından uzaktan ilgisi yoktur. Kur'an perspektifinden eleştirilir ve çok sert biçimde eleştirilir.
"Kim Allah'a güzel bir borç verirse, Allah onu kendisine kat kat öder. Ona şerefli bir mükafat vardır."
Allah'a borç vermek elbette mümkün değildir. Bu mecazi bir ifadedir.
Hakikati: Allah'ın indirdiği ve Peygamber'in aktardığı mesajı gereği gibi yerine getirmek, Allah'a borç vermek gibidir. Yapılan iyilik faizle geri döner. Kur'an mesajının hakikatine bağlılık, doğruluk yolunda olmak, Allah'a borç vermek sayılır. Çünkü her borç geri ödenir; Allah bunu fazlasıyla geri ödeyeceğini bildirir.
Yanlış kullanım: Bu borç kavramı çok kötü biçimde istismar edilmektedir. "Namaz borçtur, hacca gitmek borçtur, Allah'a borç verin" gibi kullanımlar gerçek anlamla ilgisi olmayan çarpıtmalardır. Bunlar, insanı daha iyi bir varlık yapmak için indirilen bilgilerdir. Bu borç kavramı, sürüyü yönetmek için büyük ölçüde istismar edilmektedir.
"Bu, onların iman edip sonra inkar etmelerindendir. Böylece kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar incelikleri kavrayamazlar."
İman edip bir yola girdikten sonra şüpheye düşerek geri dönenler anlatılmaktadır.
Mühür kavramı: Fiziksel bir mühürleme yoktur; bu sembolik bir ifadedir. Bir kere geri dönen, tekrar geri dönmekten kaçınamaz. Geri dönüş kaçınılmaz hale gelir. Bazıları bunu "İman etseniz bile kalbiniz mühürlüdür" şeklinde yorumlar ki bu ayrı bir sorunlu yorumdur.
"Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki, o şerefli bir elçinin sözüdür."
Bu ayet, var oluşa yemin etmektedir. Kur'an, şerefli bir elçinin sözü olarak tanımlanmaktadır.
Bu ifade tehlikeli bulunduğu için müfessirler farklı açıklamalar getirmiştir:
Tüm bu açıklamaların temel sorunu: Allah'ı göklerde oturan bir varlık olarak algılayan Tanrı tasavvuru. Bu anlayışta bir aracı (Cebrail) mesajı taşır, kelimeler Arapça olarak insandan çıkar, anlam ise gökteki Tanrı'dan gelir. Bu anlayışla ayet kaçınılmaz olarak bu şekilde yorumlanacaktır.
Eğer Allah bir farkındalık hali, bir kavrayış hali ise — yani bu kavrayışa sahip olan kişi:
O zaman karşımızda, bu kavrayışı "vahiy mantığı" denilen çok özel bir mantıkla ifade eden bir Kur'an vardır. Bu Kur'an göklerden gelmez; mevcut kavrayışın, evrensel aklın okunmasından gelir.
Bu durumda "Şerefli bir elçinin sözüdür" ifadesi garip gelmez. Çünkü bu söz elçinin sözüdür ama elçiyi aşar. Elçinin farkındalığını aşan bir sözdür; elçinin bilincinin dışında bir ifadedir.
Vahiy, Hz. Muhammed'in bilinçsiz olarak sahip olduğu bir bilgidir. Bu nedenle onu aşar.
Bilimsel analoji: Büyük buluşlar veya icatlar genellikle kasıtsız olarak ortaya çıkar. Bir bilim insanı bir şey üzerinde çalışırken, bambaşka bir alanda çözüm kendiliğinden belirir. "Bunu bilerek mi yaptınız?" diye sorulduğunda, "Hayır, başka bir şey düşünüyordum, başka bir şey fark ettim" derler. Aşı buluşları da benzer şekilde; başka bir tıbbi araştırma yapılırken bilmeden farklı bir şey keşfedilir.
Hz. Muhammed'in durumunda da ortaya çıkan "kasıtsızlık" budur. Bu iyi anlaşılmalıdır. Anlaşılmazsa, Kur'an ayetlerinin hayatın dışındaki bir alemden, göklerden geldiği sonucuna varılır ki bu, Kur'an'ı anlamada ciddi sorunlar yaratır.
Mevcut olanı görmek yetmez. Görülenin:
Sesi duymak yetmez. O sesin:
Hissedilen çoğu zaman sadece mevcut bilgilerin zihne gelmesi ve anıların canlanmasıdır. Gerçek anlamda hissetmek, duygu dünyasının hakiki biçimde uyanmasıdır.
Bazı tarikat çevreleri "gönül gözünün açılması"nı, görülmeyen varlıkları (cin, şeytan vb.) görme veya duyulmayan sesleri işitme olarak tanımlar. Bu bir varsayımdır ve dini çevrelerde çokça istismar edilmektedir. Mesele gaybi (görünmeyen) görmek değil; görüleni, işitileni ve hissedileni gerçek anlamıyla kavramaktır. Bu, hayatın içinden ve gerçek dünyadan şahit olunması gereken bir durumdur. Hayatın dışından bir şey anlatılmamaktadır.
Kur'an'daki tüm örnekler tamamen hayatın değerlerine dayalıdır. Hayatın dışından bir şeyden bahsetmez:
"Kur'an hayatın dışındaki bir alemden gelir ve bizi hayatın dışındaki bir aleme davet eder" düşüncesi en büyük hatadır.
Doğrusu: Kur'an hayatın içinden gelir ve bizi hayatın gerçekliğine davet eder.
Kur'an'daki sembol ve simgeleri gerçekmiş gibi almak — melekleri gerçek varlıklar, şeytanı gerçek bir varlık olarak kabul etmek — Kur'an'dan hiçbir şey anlamamaya yol açar. Bu kavramlar sembolik olarak ele alınmalı ve temsil ettikleri hakikat araştırılmalıdır.
Tüm cennet ve cehennem tasvirleri birer örnekleme ve mecazdır. Cehennem, ölümden sonra gidilen bir yer değildir. Cennet ve cehennem, bu hayattaki durumları, insanın kendi yarattığı koşulları ve sonuçları temsil eden sembolik kavramlardır. Bu kavramlar, Kur'an ayetleri temelinde mecazi olarak açıklanmalıdır.
İnsandaki olumsuz dürtüler ve negatif eğilimler
İnsanın bilinç ve farkındalık boyutu
Gizli kalan, görünmeyen gerçeklikler
Mutlak varlık, tüm isimlerin ve sıfatların kaynağı
Mutlak varlığın tezahürü ve işareti
Kur'an'ın eşsiz anlatım gücü ve ifade derinliği
Varlıklar iki temel kategoriye ayrılır: Hükmi varlıklar dış dünyada bağımsız gerçek varlıklar olarak mevcut değildir. Bunlar algısal gerçeklerdir, zihinsel değerlerdir. Gerçek varlıkların iman edilmesine ihtiyaç yoktur — dağ vardır, dağa iman etmeye gerek yoktur; nehir vardır, nehre iman etmeye lüzum yoktur.
Kur'an'daki kıssalar (Musa'nın denizi yarması, İbrahim'in ateşe atılması, Nuh'un gemisi vb. ) tarihsel olarak gerçekten yaşanmış olaylar olarak değil, sembolik anlatımlar (misaller) olarak değerlendirilmelidir. Bu hikayeler insanlığın ortak deneyimlerinden beslenen, insanları etkileyen anlatılardır.
Rab sözcüğü sözlükte şu anlamlara gelir: Rab sözcüğü Kur'an'da 962 yerde geçmektedir. Bu denli yoğun kullanım, kavramın önemini kendiliğinden ortaya koymaktadır. Araplar günlük dilde "Rabbül beyt" (evin rabbi) ifadesini kullanırlar.
Bu belge; Kur'an'ın sembolik dili, yaşam odaklı mesajı, mistisizm eleştirisi, melek-cin-şeytan kavramlarının gerçek anlamı, esfele safilin-ahsen-i takvim kavramları, Kur'an'ı bugünleştirme gerekliliği, deizm eleştirisi ve bilgi-bilgelik ayrımı konularını kapsamlı şekilde ele alır. Kur'an insanları yaşam alanına davet eder, yaşam dışı bir alana değil. "Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar" ifadesi; yaşamın içindeki hakikatleri görme ve duyma kapasitesiyle ilgilidir.