Kur'an'ın Varlık Algısı: Tanrı, Evren ve İnsan
1. Kur'an'ın Varlığa Bakışı: Soyut-Somut Ayrımının Ötesi
Bu düşünce platformunu şekillendiren temel ilkeler
Her yorum ve analiz, akıl ve mantık süzgecinden geçirilir. Dogmatik değil, rasyonel bir yaklaşım benimsenir.
Kavramlar, Arapça kök anlamları ve dilbilimsel bağlamlarıyla ele alınır. Yanlış çeviriler ve anlam kaymaları tespit edilir.
Ayetler, tek başına değil Kur'an'ın genel mesajı ve bağlamı içinde değerlendirilir.
Geleneksel yorumlar sorgulanır, alternatif perspektifler sunulur. Her okuyucu kendi sonucuna varmaya teşvik edilir.
1. Kur'an'ın Varlığa Bakışı: Soyut-Somut Ayrımının Ötesi
Kur'an mesajı varlığa "canlı veya cansız", "soyut veya somut" şeklinde bir ayrımla bakmaz. Bu anlayışa göre:
Yer, gök, dağ, hayvanlar, insanlar, bitkiler — bunlar somut varlıklardır.
Heyecan, korku, ilham, vahiy, melek, cin, şeytan — bunlar soyut varlıklardır.
Kur'an mesajı bu ikisi arasında herhangi bir fark gözetmez. Hepsine gerçek varlıkmış gibi seslenir. Bunun nedeni, Kur'an'ın merkezine insanı almış olmasıdır. İnsanı etkileyen — olumlu veya olumsuz — her şey Kur'an'ın mesaj alanı içindedir.
Kaba düzeyde bildiğimiz varlık atomlardan oluşmuştur. Ancak Kur'an mesajı atom düzeyinde değil, hareket düzeyinden bakar.
Kuant mekaniği perspektifinden değerlendirildiğinde:
Bu yüzden Kur'an'ın varlığa — yere, göğe, suya, ateşe — seslenmesi sembolik görünse de, söz bir madde olduğu için gerçek bir etkileşimdir.
Bu çok somut bir gerçekliktir. Niyet bir varlıktır, sonuçları olan bir gerçekliktir.
Madde, düşüncenin yoğunlaşmış halidir.
"Düşünce mi maddeyi üretiyor, madde mi düşünceyi üretiyor?" tartışması gereksiz bir kısır döngüdür. Çünkü:
Kur'an'ı bu sistem dahilindeki varlık anlayışıyla okumak gerekir. Bu varlık anlayışı kavranmazsa okuma da problemli olur.
"Yere, göğe: Ayrılın, gelin" denilmesi — yer ve gök bu sözü literal olarak anlamaz. Burada iki farklı anlayışa, toplumda iki farklı kesime seslenilmektedir: İnananlar ve inanmayanlar. İnananlar isteyerek, inanmayanlar istemeyerek gelirler. Kur'an'da soyut ve somut ayrımı yapmadan okumak gerekir.
Yağmura "suyunu tut", toprağa "suyunu yut" denilmesi — su, yer ve gök literal olarak sözden anlamaz. Ancak kuant mekaniği perspektifinden sözün de bir madde olduğu ve sonuçları olduğu bilinmelidir.
Yine sembolik görünse de, aynı ilke çerçevesinde değerlendirilebilir.
Geçmiş ulema, peygamberlerin mesajlarına olumlu cevap vermeyen milletlerin doğal afetlerle cezalandırıldığını yorumlamıştır. Bu tamamen yanlış ve çarpık bir anlayıştır.
Tufan, çekirge sürüleri, haşere, kurbağalar ve kan — bunların hepsi Mısır coğrafyasının doğal gerçekleridir:
Ayetin sonundaki anahtar cümle: "Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular."
Bir topluluk büyüklük taslarsa, hiçbir uyarıyı, öneriyi, öğretiyi dinlemezse, gururlarına kapılırlarsa — başlarına gelecek felaketler doğal, rutin felaketlerdir. Ancak söz dinlemeyen bir topluluk bu felaketlere karşı tedbir alamaz, hazırlıksız yakalanır. Böylece kendi kendilerine zarar vermiş, suç işlemiş ("mücrim") olurlar.
Deprem, hayatın ve doğanın bir rutinidir. Varlığın davranış biçimidir. Allah'ın insanlara verdiği bir ceza değildir.
Fırtına çıktığında, tsunami olduğunda, deprem olduğunda doğa şöyle davranmaz: "Şurası müminin evidir, buradan esmeyeyim. Şurası şeyhin evidir, depremden koruyayım." Böyle bir davranış yoktur ve olmaz.
Herkes, akıl kullanabildiği, ilme ve uyarılara uyabildiği derecede korunur.
Allah özel koruma yapmaz hiç kimseye. Böyle bir Allah anlayışı Kur'an'ın anlayışı değildir.
Kim öngörülen ve tebliğ edilen, bildirilen, uyarılan prensiplere göre yaşar ve onu hayatına geçirirse, o yaptığı işin sonucunu yaşar. "Ekstradan yardım ederim" diye bir şey yoktur. Kim ilkelere, prensiplere uyarsa, uyduğu derecede olumlu veya olumsuz sonuçlarıyla karşılaşır.
"İnsan için ancak ve ancak onun yaptığıdır."
Hendek Savaşı'nda neden hendek kazıldı? Neden tedbir alındı? Uhud'ta okçulara neden "siz burada durun" diye strateji belirlendi? Madem Allah kafirleri yerle bir edecekse bunlara ne gerek var? Böyle bir anlayış yoktur. İnsan kendi tedbirini almak zorundadır.
Başına gelen her şeyin sorumlusu insanın kendisidir — hem birey olarak hem toplum olarak. Olumsuzlukların müsebbibi insanların kendileridir. Bu nedenle düşünmek, akletmek ve değerlendirmek zorunludur.
"Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir."
Gök cisimleriyle yerküre ve bütün galaksiler — her şey birbirine adeta organik bir bağla bağlıdır. Bir yerdeki herhangi bir sapma, diğer yeri dalga dalga etkileyerek değiştirebilir.
Japonya kıyılarında bir kelebek kanat çırparsa, suda meydana getireceği dalgalanma Amerikan kıyılarında tsunamiye dönüşebilir. Her şey birbirini etkilemektedir — olumlu veya olumsuz.
Bu ayet nihayetinde insana seslenmektedir:
İnsanlar da ay ve güneş gibidir: Yaşam yörüngesi ilkesiz, prensipsiz, rastgele bir yaşam biçimini benimserse sonuçlarına katlanması gerekir. Benimsenen bir ilke yoksa veya o ilkede tavizsiz ve düzenli devam edilmiyorsa, günün birinde o düzen ve ilke çiğnendiğinde sonuçları acı olur.
"O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Kesin olarak inanacaksınız."
İnsandaki olumsuz dürtüler ve negatif eğilimler
Gizli kalan, görünmeyen gerçeklikler
Güç ve otorite temelli yönetim anlayışının sembolü
Mutlak varlık, tüm isimlerin ve sıfatların kaynağı
Mutlak varlığın tezahürü ve işareti
Eleştirel düşünce ve derin muhakeme yetisi
Kur'an'daki kıssalar (Musa'nın denizi yarması, İbrahim'in ateşe atılması, Nuh'un gemisi vb. ) tarihsel olarak gerçekten yaşanmış olaylar olarak değil, sembolik anlatımlar (misaller) olarak değerlendirilmelidir. Bu hikayeler insanlığın ortak deneyimlerinden beslenen, insanları etkileyen anlatılardır.
Bu belge; mevcut din anlayışının sorunlarını, Aristo mantığı ile Kur'an mantığı arasındaki temel farkları, "mucize" kavramının eleştirisini, Kur'ani kavramların doğru anlaşılması gerekliliğini ve düşünce temelli yeni bir yaklaşım çağrısını kapsamaktadır. Bugünkü yaygın din anlayışı; namaz, ibadet ve ritüelleri merkezine alan, bunları "öbür dünya" endeksli bir yaşam biçimine indirgeyen bir yapıdadır. Bu anlayışta din, bu dünya için değil, ölüm sonrası için yaşanır.
Rab sözcüğü sözlükte şu anlamlara gelir: Rab sözcüğü Kur'an'da 962 yerde geçmektedir. Bu denli yoğun kullanım, kavramın önemini kendiliğinden ortaya koymaktadır. Araplar günlük dilde "Rabbül beyt" (evin rabbi) ifadesini kullanırlar.
İslam Ansiklopedisi'ne göre "ruh" kelimesinin sözlük anlamı şudur: gitmek, gelmek, rüzgarlı olmak, geniş ve ferahlık verici olmak. Dikkat edilmesi gereken kritik nokta, sözlük anlamının ruhu bir varlık olarak değil, bir fiil (eylem) olarak tanımlamasıdır. Rüzgarlı olmak, gitmek, gelmek, ferahlık verici olmak — bunların tamamı bir varlık değil, bir eylem türüdür.